29 Haziran 2014 Pazar

Devrimci Şiirler

68 kuşağından 80 kuşağına seksenlerden Gezi Parkı`na kadar şiir, çoğu devrimcinin hayatının vazgeçilmez bir parçasıydı. Hemen her devrimcinin şiirler ile bir tanışıklığı vardı. Öyleki Nazım Hikmet şiirleri yüzünden vatan haini ilan edildi. O yüzden bu yazıma Nazım Hikmet`in şiiri ile başlamak istiyorum. İyi okurlar.

VATAN HAİNİ
 
 "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
           hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

30 Mart 1972`de Hüseyin Cevahir`in Kızıldere`de katledilip(katletmek diyorum çünkü vucüdundan 10 dan fazla mermi çıkıyor.) Mahir Çayan`ın yakalanması ile birlikte Mahir Çayan`ın hücrede yazdığı şiirdir.

Cigaram elimi yakıyor.
Maltepe’de etrafı karanlığın cüceleriyle çevrilmiş marş söyleyen iki adalı.
İki adalının marş söyleyişinde silâhlar susar.
Maltepe’nin göbeğini derin bir sessizlik kaplar.
Dalga, dalga yayılır, ada’lıların erkek sesi, etrafa.
O anda iki adalının gözünde her şey silinir.
Karanlığın militanları küçülür…
Sanki biraz önce atılanlar tomson kurşunu değil, parmak cücelerinin minik okları.
O an ne binlerce güvenlik kuvveti, ne polis, ne zırhlı tugay, ne tomson, ne mitralyöz.
Her şey önemsiz, küçük ve etkisizdir. İki adalı için.
Adalıların korosu karanlık cücelerinde bir panik yaratır.
Yüzlerinde, ezikliğin, şaşkınlığın biraz da utancı izleri okunur.
Sanki ilahi bir kuvvet onların ellerini, kollarını bağlamıştır. Ta ki iki adalının marşı bitene kadar.
Adalılar sol yumrukları havada, pencerenin önünde boy hedefi oldukları halde ateş edemezler.
Garip bir andır bu an.
Bu an karanlık cücelerinin, insanlığa dönüş anıdır.
Cüceler konuşmazlar bile bu anı.
Büyülenmişlerdir iki adalının havaya kalkan sol yumrukları ile.
Ve kaybolup gitmişlerdir iki kişilik koronun nameleri arasında.
Koro susar, büyü bozulur, görevlerini hatırlar cüceler..
Eller tetiklere tarrrr………

Ve Cevahir'imi kalbime gömüp dönerim hain hücreme.

Yine Nazım Hikmet`in Denizler den yıllar önce yazdığı şiirdir. Bazıları Deniz Gezmiş`in bu şiirdeki delikanlı ile kendini özdeştirdiğini söyler.

Delikanlım!.
               İyi bak yıldızlara,
                          onları belki bir daha göremezsin.
     Belki bir daha
             yıldızların ışığında
                      kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..
     Delikanlım!.
               Senin kafanın içi
                               yıldızlı karanlıklar
                                                   kadar
                  güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
     Yıldızlar ve senin kafan
                       kâinatın en mükemmel şeyidir.
     Delikanlım!.
                Sen ki, ya bir köşe başında
                                     kan sızarak kaşından
                                                            gebereceksin,
                ya da bir darağacında can vereceksin.
                İyi bak yıldızlara
                             onları göremezsin belki bir daha...
     Delikanlım!.
               Belki beni anladın,
                                 belki anlamadın.
     Kesiyorum sözümü.


Ahmed Arif`in Anadolu şiiri de devrimin izlerini taşımaktadır


ANADOLU  

   Beşikler vermişim Nuh'a
   Salıncaklar, hamaklar,
   Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
   Anadoluyum ben,
   Tanıyor musun ?

   Utanırım,
   Utanırım fıkaralıktan,
   Ele, güne karşı çıplak...
   Üşür fidelerim,
   Harmanım kesat.
   Kardeşliğin, çalışmanın,
   Beraberliğin,
   Atom güllerinin katmer açtığı,
   Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,          
   Kalmışım bir başıma,
   Bir başıma ve uzak.
   Biliyor musun ?

   Binlerce yıl sağılmışım,
   Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
   Nazlı, seher-sabah uykularımı
   Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
   Haraç salmışlar üstüme.
   Ne İskender takmışım,
   Ne şah ne sultan
   Göçüp gitmişler, gölgesiz!
   Selam etmişim dostuma
   Ve dayatmışım...
   Görüyor musun ?

   Nasıl severim bir bilsen.
   Köroğlu'yu,
   Karayılanı,
   Meçhul Askeri...
   Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
   Sonra kalem yazmaz,
   Bir nice sevda...
   Bir bilsen,
   Onlar beni nasıl severdi.
   Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
   Minareden, barikattan,
   Selvi dalından,
   Ölüme nasıl gülerdi.
   Bilmeni mutlak isterim,
   Duyuyor musun ?
 
   Öyle yıkma kendini,
   Öyle mahzun, öyle garip...
   Nerede olursan ol,
   İçerde, dışarda, derste, sırada,
   Yürü üstüne - üstüne,
   Tükür yüzüne celladın,
   Fırsatçının, fesatçının, hayının...
   Dayan kitap ile
   Dayan iş ile.
   Tırnak ile, diş ile,
   Umut ile, sevda ile, düş ile
   Dayan rüsva etme beni.

   Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
   Namuslu, genç ellerinle.
   Kızlarım,
   Oğullarım var gelecekte,
   Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
   Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
   Gözlerinden,
   Gözlerinden öperim,
   Bir umudum sende,
   Anlıyor musun ?

Bu yazımın sonuna gelirken Yine Ahmed Arif`in olan "33 Kurşun"" şiirini de okumanızı tavsiye ederim. Şiir gerçekten uzun olduğu için koymak istemedim.

Şiirli Geceler :)

28 Haziran 2014 Cumartesi

Ahmed Arif Üzerine

Ahmed Arif en sevdiğim şairlerin başında geliyor. Öyle ki yolda yürürken, otobüste veya herhangi bir yerde sürekli mısraları dönüp duruyor başımın içinde. Bu şiirlerin arasında bir tanesi var ki, ne zaman okusam, hatırlasam, veya dinlesem her seferinde yüreğimin bam teli titrer.Eğer sıkı bir Ahmed Arif okuyucuysanız eminim ki herkes az çok tahmin etmiştir. Hasretinden Prangalar Eskittim. 

Hasretinden prangalar eskittim, ilk kez 1968 yılında yayımlandı. O tarihten günümüze defalarca baskı yaptı. Birbirini takip eden birkaç kuşak sosyalist ve devrimcinin ellerinde, sözlerinde ve şarkılarındaydı. Birçok kişinin acı tatlı hatıralarında unutulmaz özel bir yeri oldu.

 HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM  
  
Seni, anlatabilmek seni.
   İyi çocuklara, kahramanlara.
   Seni anlatabilmek seni,
   Namussuza, halden bilmeze,
   Kahpe yalana.

   Ard- arda kaç zemheri,
   Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
   Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...         
   Bir ben uyumadım,
   Kaç leylim bahar,
   Hasretinden prangalar eskittim.
   Saçlarına kan gülleri takayım,
   Bir o yana
   Bir bu yana...

   Seni bağırabilsem seni,
   Dipsiz kuyulara,
   Akan yıldıza,
   Bir kibrit çöpüne varana,
   Okyanusun en ıssız dalgasına
   Düşmüş bir kibrit çöpüne.

   Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
   Yitirmiş öpücükleri,
   Payı yok, apansız inen akşamlardan,
   Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
   Seni anlatabilsem seni...
   Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
   Üşüyorum, kapama gözlerini...


Ahmed Arif’i tanışmadan tanıdım!
AYDIN ENGİN

Bende 9 baskısı var. Dokuzuncu değil dokuz ayrı baskısı. Birinci, bir arkadaşa armağan edilmiş, bir tane daha alınmış. Polis evi basıp Marx’ın, Engels’in yanı sıra Ahmet Arif’i de götürmüş. Bir tane daha alınmış. Sevgilin armağan etmiş, iç sayfaya incecik bir soru düşmüş: “Uğruma ölümlere gidip gelir misin?” Bir başka baskısı: Elden ele geçerken lime lime olmuş, kapağı kırılmış. Sonra ben el koymuşum; Selimiye Askeri Cezaevi’ndeki ‘komün kitaplığı’ndan tırtıklamışım. Almanya’daki on iki yıllık siyasal göçmenlik günlerinin boğuntusunu kırmak için Türkiye’den onu istemişim. Bir arkadaşım 12 Eylül koşullarına meydan okumuş; Dale Carnegie’nin Dost Kazanma Sanatı adlı ‘masum’ kitabının kapağının içine gizleyip yollamış.
Şiire gözünü Nâzım Hikmet’le açan ve ondan başka şair tanımamayı marifet sayan ’68 gençliği’ne -galiba- Ferit Öngören cevap vermiş: “Nâzım ovaların şairidir, Ahmet Arif dağların…” Koca bir kuşağın epey büyük bir kesimi Ahmed Arif’le 12 Mart hapishanelerinde tanışmış. Maltepe Askeri Cezaevi’nin duvarları eminim hâlâ Haberin var mı taş duvar/ Demir kapı, kör pencere dizeleriyle meydan okuyanların sesleri yankılanıyordur. (Merhaba Harun Karadeniz!)
Ve şairin kendisi… Ankara Yenigün gazetesindeki arkadaşlarla bir rakı sohbeti. Gazetenin düzeltmeni de gelmiş. Kel kafalı, suskun ve somurtkan bir adam. Söz şiirden açıldı. O, susuyor. Söz, arkadaşların muzip gülücükleri eşliğinde Ahmed Arif’e geldi. O, susuyor. Ben “Ankara’nın İncesu Deresi’ne onun dizeleriyle vurgunum ve o dere Ankara’nın neresinde bilmiyorum. Hatta öyle bir dere var mı, onu da bilmiyorum” dedim. Suskun ve somurtuk adam, “Bir gün gel de sana göstereyim” dedi. Boş bulundum, “Biliyor musun sahiden” diye sordum. O “İyi bilirim” demekle yetindi. Sonra sohbet başka dallara atladı. Gece evinde kaldığım arkadaşım zalim bir gülücükle dalgasını geçti: “O adam Ahmed Arif’ti” dedi. Yazık, ben, Ahmed Arif’i tanışmadan tanıdım!

Okunmadıysa büyük eksiklik
TUĞRUL ERYILMAZ

O dönemi hatırlayalım. Marksizm ve Egzistansiyalizm, Çimento, Paris Düşerken gibi kitaplar okunuyor. Nâzım Hikmet’ten başka şair pek ciddiye alınmıyor. Ve birdenbire, şimdi tam hatırlamıyorum, ya şair Özkan Mert ya da Hüseyin Cevahir bana bir şiir kitabı veriyor. 68 sonlarına doğru olmalı. Benim gibi, maalesef şiirden fazla anlamayan biri bile kitabı aylarca elinden bırakamıyor, dönüp dönüp tekrar okuyor. Adı, Hasretinden Prangalar Eskittim. Kim bu Ahmed Arif? Tek bildiğimiz yaşlı (40′ını geçmiş ya) ve Kürt olduğu. 10′lu yaşların sonunda olan bizler bu aşk ve kavga üzerine inanılmaz sözler söyleyen adamın ölünceye kadar hayatımızda kalacağını o çağımızda bile anlıyoruz. Bir de Ahmed Arif’in kitabının çıkışının ardından Ankara SBF’ye gelip şiirlerini okuduğu geceyi hiç unutamam. O sert yüzün altında müthiş sevecen bir yürek. Bizle sohbet edip abuk sabuk sorulara cevap vermesi. İyi ki onu okudum ve gördüm. Hasretinden Prangalar Eskittim eğer okunmadıysa bu hayatta ciddi bir eksikliktir, dersem inanın bunda bir gram abartma yoktur.

Ayçiçeği ve Güneş

Ayçiçeği güneşe aşık olunca, gülmekten kırılmış bütün bitkiler. "Güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile ayrılmaz. Kudretli ve ulaşılmazdır. Sen kim, o kim. Vazgeç bu sevdadan" demişler hep bir ağızdan. Ayçiçeği sesini çıkarmamış. Sevdalı gözlerini dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış.

Uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ayçiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. Önce geçici bir heves sanmış ama zamanla yanıldığını anlamış. Ayçiçeği öyle inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşıdıysa, yılmadan usanmadan o yöne çevirmiş başını.

Derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ayçiçeğini. Daha ay çiçeğinin üzerinde simsiyah duman tüterken, insanlar akın etmişler olay mahaline. "Yaşasın!" demiş içlerinden biri. "Şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı."

Aynı gece televizyonun karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken, çitlemişler ayçekirdeklerini.

Elif Şafak - Mahrem

26 Haziran 2014 Perşembe

Bir Sokağım Olsun İstiyorum

Bir sokağım olsun istiyorum elinde okuma kitabı olmayanların giremediği, birsürü papatya ve nergis satan bir teyze, erik incir karpuz satan bir amca olsun. Saat ikiye kadar çalışsın herkes ikiden sonra anlaşmış gibi bir nehir kenarına veya büyük bir çınar ağacının altında edebiyat yapsınlar gün içinde okuduğu kitaplardan konuşsunlar en az 3 çocuk değil en az 3 şiir bilsinler, okusunlar birbirlerini. Mahallenin gençleri şiir yazılmadık duvar bırakmasın hiç. Farklı ırktan m...ezhepten birsürü insan olsun ama gerek duymasınlar bunu sormaya her evin balkonu çiçeklerle dolu olsun ev anahtarları hep dışarda olsun birbirlerine güvensinler her konuda guvensinler ki mutlu olsunlar ( güven eksikliği ne demek kendimden biliyorum çünkü:) ) Küçük küçük çocuklar eksik olmasın hiç sokaktan, bahçeden. Erkekler efkar dağıtmak için kıraathaneye gitsin çay icsinler orda bol bol hatta kahveyi bile çay bardağında içsinler hep mutlu olmasınlar acı nedir bilsinler bilsinler ki mutluluğu da bilsinler sonra bir kuş cıvıldasın göğe baksınlar Turgut Uyarın şiirini mırıldansınlar bütün dertleride kuş misali gibi uçup gitsin. Bende size balkonu geniş olan en sevdiğim renk olan kırmızı bir evin penceresinden mızıka çalayım sesim güzel olsaydı durmadan şarkı da söylerdim sesim kötü ama yine söylerim tek fark etrafımda bulunan kişi sayısı olur da neyse:) Sonra hep birlikte denize bakan evler gibi, merdivenlerden üçer beşer çıkan çocuklar gibi neşeli olalım:)

24 Haziran 2014 Salı

Özdemir Asaf Üzerine

Kim o deme boşuna
Benim ben
Öyle bir ben ki kapına gelen
Baştan başa sen

Özdemir Asaf bana göre yalnızlığı en iyi anlatan şairlerden birisi. Şiirlerini yazarken tamamen özgür biçimde yazar, hiç bir şey onu kısıtlayamaz. Örneğin istiyorum değil de isteyorum yazarak sözlüklerle bile kısıtlamamıştır kendisini.

Kızının anlattığı bir şiirinin öyküsü şöyledir:
Bir gün, Caddebostan'da, bir cafede ailesi ile birlikte otururken bir kâğıda satırlarca bir şeyler yazmış. Daha sonra her zaman yaptığı gibi elemeye bazı satırları çizmeye başlamış. Çizmiş, çizmiş, çizmiş ve bütün o yazdıklarından en baştaki ve en sondaki satır kalmış geriye:

“Her şeyi süpürebilirsiniz,
sonbaharı süpüremezsiniz"


Her şairin/yazarın hiç bitmeyecek aşkları illa ki de vardır:
“İnsanlar gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları severler, gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara âşık olurlar” dedi, “Özdemir Asaf, bir kadına sevdalı!” dediler, gizli gizli ya da aleni.
O kadın Lavinia oldu, Lavinia bir şiir oldu kaleminde, şiir ise unutulmayacak bir şarkı Feridun Düzağaç’ın sesinde:

"Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal

Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
İncinirsin

Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme Lavinia
Adını gizleyeceğim
Sende bilme Lavinia"

Yine yalnızlık üzerinde yazdığı bu şiir de unutulmamıştır

Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan..
Dışından anlaşılmaz.

Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan..
Paylaşılmaz.

Bir düşün'de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz..

Yalnızın Durumları II

Yanar
Sobasında
Yalnız`ın
Üşüyen
Bakışları.

Lambasında
Karanlığa dönük
Bir ışık
Titrer
Sönük-sönük.

Penceresi
Dışına kapanmıştır,
Kapısı
İçine örtük.

Ne bizim yalnızlığımız biter ne de Özdemir Asaf`ın yalnızlık üzerine şiirleri. O yüzden bu bloğu burada bitirmek zorunda kalıyorum. Ha son olarak

"Yalnız hem bilgesi, hem delisidir kendi Dünya`sının"

Şiirli akşamlar :)


Milyon Kere Ayten

Herkesin hayatında bir Ayten`i vardır. Kimisi kavuşur Ayten`ine kimisi kavuşamaz. Bütün canlılar çeşitliliğini arttırmak için, kendinden en farklı, en uzak olanına aşık olurmuş. Belki de aşk, bu yüzden bu kadar acıtır. Belki de aşk, bu yüzden kavuşunca güzeldir.

Ben bir Ayten'dir tutturmuşum
Oh ne iyi Ayten'li içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum
Ayten üstüne
Saatim her zaman Ayten'e beş var
Ya da Ayten'i beş geçiyor
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor
Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
Günlerden Aytenertesidir
Odur gün gün beni yaşatan
Onun kokusu sarmıştır sokakları
Onun gözleridir şafakta gördüğüm
Akşam kızıllığında onun dudakları
Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
Bir kadehte sizinle içeriz Ayten'li İki laf ederiz
Onu siz de seversiniz benim gibi Ama yağma yok
Ayten'i size bırakmam
Alın tek kat elbisemi size vereyim
Cebimde bir on liram var
Onu da alın gerekirse
Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem
Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
Parasızlık da bir şey mi Ölüm bile kötü değil
Aytensizlik kadar
Ona uğramayan gemiler batsın
Ondan geçmeyen trenler devrilsin
Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
Kapansın onu görmeyen gözler
Onu övmeyen diller kurusun
İki kere iki dört elde var Ayten
Bundan böyle dünyada Aşkın adı Ayten olsun

Ümit Yaşar Oğuzcan

Ne mutlu, Ayten olabilenlere :)

Şiir ve İnsan

Gizli şiir sayısı, gizli işsiz sayısından az değildir

Hemen herkes hayatının bir bölümünde şiire merak sarmıştır. Kimisi için geçici bir hevesken bu kimisi içinse bir hayat biçimi olur. Şiir, insanın kendini dizelerde kaybetmesidir. Öyle anlar olur ki sevdiklerimiz satır aralarından bize gülümseyeme başlar. Kendimizi kaybettiğimiz an sevdiklerimizi bulmuşuz demektir.

Söylesek te,sussak ta bu yaşamda,şiirle insanın birbirinden ayrılması mümkün değildir.Daha doğarken agu-agu gibi şiirsel seslerle başlarız yaşamaya,Hiçbir şey söylemeden annelerimize ya da sevgilimize olan bakışlarımız,sessiz bir şiirdir aslında.Yolda mırıldanırken ya da bir şarkı tutturmuşken kim bizi şiirden ayırabilir.Hazla baktığımız bütün güzelliklerin içimizdeki şiirini yaşamayan var mı?Susup ta dinlediğimiz her şey bir şiir değil midir?Hele genç kızların gözleri,evrenin en mükemmel şiirlerini yazar.Tabi okumasını bilen erkek bulabilirlerse.Şiirin balta,rende,törpü,tırpan keser gibi yontucu aletleri vardır.Evrenin bütün hoyratlıklarını
Düzeltmek ve sanatsal bir birey yaratmak için çırpınır durur.Bu tornaya girmeyenin vay haline.Şiir,evrenin en cesur olgusudur,En çok şairlerin öldürülmesine karşın o,cesaretini asla yitirmemiştir.Çünkü şiir,gerçek insan demektir.Yani şiirsel duygularımız olmasa,bizi olur-olmaz herhangi bir çöplük bile kabul etmez.
Şiir,şair ya da ozanlar tarafından yazılan KISA,ÖZLÜ ve ANLAMLI dizelerdir.Aslında şiir bir semboldür.Sanat dallarının içinde sadece şiirde,ŞAİR ve OKUR birlikte düşünür.Yani şiir yutulması gereken hazır bir lokma değildir.Günümüz evreninde artık daha çağdaş olan serbest şiir kullanılmaktadır.Uyaklar aralara serpiştirilir.Şair aruz, uyak redif gibi kavramlarla uğraşırken,özsel olmayan bir çok dolgu kullanmak zorunda kalacaktır.Oysa şiir,daha önceden kimsenin söylemediği,kullanmadığı ,bireyin tamamen özünden fışkıran söylemler olmalı.Şair,içinden geldiği gibi,ya da tasarladığı bir yaşam gibi serbestçe şiirini haykırabilmeli ya da yazabilmelidir.

Şiir, İnce ince soğan doğramak gibi. Çok eğilmişseniz üstüne, yaşarır gözleriniz.