23 Aralık 2014 Salı

Kargaşa Projesi

Tyler'ın hep söylediği gibi hissediyordum kendimi; tarihin süprüntü ve kölelerinden biri olarak. Hayatta hiçbir zaman sahip olamayacağım bütün güzellikleri yıkıp yok etmek istiyordum.
Amazon yağmur ormanlarını yakmak istiyordum. Uzaya klorofluorokarbon gazları pompalayıp ozon tabakasında koca koca delikler açmak istiyordum. Dev tankerlerin boşaltma vanalarını açmak, açık denizlerdeki petrol
kuyularının kapaklarını kaldırmak istiyordum. Yemeye paramın yetmediği tüm balıkları öldürmek asla göremeyeceğim fransız kumsallarını kirletmek istiyordum.
Bütün dünyanın dibe vurmasını istiyordum.
O çocuğu yumruklarken aslında yapmak istediğim, sikişmeyerek türünü tükenmeye mahrkum eden her pandanın ve pes edip kendini karaya atan her balinanın her yunusun alnının ortasına bir kurşun sıkmaktı.

Binlerce yıldır insaoğlu bu gezegendeki her şeyin içine etmiş,
her şeyi boka çevirmişti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi bekliyordu. Boş konserve kutularını suyla çalkalamalı ve yassıltmalıydım.
Kullandığım her benzin damlasının hesabını vermeliydim.
Ayrıca nükleer atıkların gömülmüş mazot tanklarının ve ben doğmadan bi kuşak önce atılmış çöplerin oluşturduğu zehirli yığınların faturasını üstlenmek zorundaydım.
Melek suratlının yüzünü bir bebek gibi bir futbol topu gibi koltuğumun altına sıkıştırdım ve yumruklarımla yüzünü darmadağın ettim; dişleri dudaklarını delerek dışarı fırlayıncaya kadar.
Sırada çocuk kollarımın arasından kayarak paçavra gibi ayaklarımın dibine yığılıncaya kadar dirseğimle devam ettim. Emlacık kemiklerinin üstündeki deri ezilip morarıncaya kadar.
Ciğerlerime duman kokusu çekmek istiyordum
Kuşlarla geyikler gereksiz lükslerdir ve bütün balıklar su yüzüne vurmalıdır.
Louvre Müzesi'ni yakmak istiyordum. ELgin Mermerleri'ni balyozla parçalamak Mona Lisa'yla kıçımı silmek istiyordum. Bu dünya benim dünyam artık. O eski insanlar öldüler..
Kargaşa projesi fikri Tyler'ın aklına o sabah gelmişti.
Dünyadan tarihi söküp atmak istiyorduk.

Chuck Palahniuk, Fight Club

Bir yerlerde bir terslik var sanki

“Dostoyevski epilepsi hastası, homofobik ve iflah olmaz bir kumarbazdı. Oğuz Atay sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna karısından boşanıp sevdiği kadının kocasıyla arkadaş oldu evlerine daha sık gidebilmek için. Salinger yaklaşık kırk yıl evinden dışarı adım atmadı, tek bir kare bile fotoğrafı çekilemedi. Yusuf Atılgan Türk Edebiyatının kilometre taşları sayılabilecek iki büyük eseri yazdıktan sonra (Anayurt Oteli ve Aylak Adam) insanlara küstü, bir köye yerleşip otuz yıla yakın neredeyse tek bir satır bile yazmadan çiftçilik yaptı. Althusser elli yıldır birlikte olduğu ve taparcasına sevdiği karısı Helen’i bir sabah yanıbaşında uyurken elleriyle boğdu, bu boktan hayata daha fazla katlanmasına seyirci kalmaması için. Stephan Zweig’de tıpkı Althusser gibi yaptı, tek farkla, o tabanca kullandı karısı ve kendisi için. İnsan ırkına duyduğu güvensizlik Walter Benjamin’i Fransa sınırında kendi kafasına sıkmaya zorladı. Hemingway yalancının tekiydi, Jean Genet gasptan tecavüze kadar bulaşmadık suç bırakmadı ve ömrünün yarısını hapiste geçirdi. Kierkegaard çok sevdiği nişanlısı Regine Olsen’i terk etti, çok sevdiği için. Ömrü boyunca hep acı çekti bu yüzden ama soranlara da yaptığının doğru olduğunu söyleyip durdu. O kadar çok seviyordu ki Regine’i ve o kadar nefret ediyordu ki kendisinden, evlenip onun kendisine ‘maruz kalmasına’ izin veremezdi!..
En sevdiğim yazarlardan bir kaçının kısa yaşam öykülerini anlatmaya çalıştım. Bir yerlerde bir terslik var ama nerede bilemiyorum..”

18 Eylül 2014 Perşembe

Yalnızlık

Bilgisayarın başına geçerken düşündüm. Gerçekten bir kaç kişi bile okuyacak olsa, dinlemeye değer bir adam mıydım? Yoksa insanlara söyleyemediklerini burada şiirlerle anlatan bir korkak mı? Mutlumu oluyordum birilerine şiirler yazarken? Yoksa sadece yalnızlığımı mı biraz olsun gideriyordum? İnanın şu iki aylık sürede sadece okudum. İçime kapandım. Neden bilmiyorum bir güç her şeyden soğuttu beni. Bilgisayar oyunlarına bağımlı birisinin, klavyesini toz tutmuş görmek güç bir durum. Belki hayatımın merkezi haline getirdiğim kadın böyle yaptı beni. Belki sadece okumayı, çok fazla okumayı özledim. Siz hiç sevilmeyi sevmeyen kadın gördünüz mü? Beni kimsenin sevmesini istemiyorum diyen. Ben onun saçlarına papatyadan taçlar yapacakken, dikenden hoşçakallar tercih etti. Hiç birisinden sevgi dilendiniz mi? Dudaklarından dökülecek 2 kelime için her şeyi yapacak kadar aciz oldunuz mu? Gururlu insanlar bunları yapamaz. Ama emin olun yaşadığım yalnızlığın ölçütünü bilseydiniz, beni daha iyi anlardınız. En zoru da unutmaya çalışmak. Unutmayı 'Emrah Serbes'`in 'Erken Kaybedenler' kitabından anlatalım

Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder...
Başlarken bilmiyor muydum saçma sapan bir ilişki olacağını? Tabi ki biliyordum. Ama aciz kişiliğim burada bir kez daha öne çıkıp pişmanlığı yaşamamak için bu tercihi yapmama zorladı beni. Belki hiç başlamasam şuan bu durumda olmayacaktım. Ama şundan eminim ki başlamadığım için pişmanlık duyardım. Şuan mutlu muyum, mutluyum. Ne var ki o hırçın saçları hep yüzüme savruluyor. Yüzüne her baktığımda pişmanlık, bir eski yara gibi hala kımıldayıp duruyor sol tarafımda. Biliyorum ona doyabilsem böyle kavga edip durmazdım yüreğimle. Ama bu sevdayı sen yıktın, sen öldürdün o hoyrat ellerinle. Eğer 17 yaşında ve çok yalnızsanız, varsa unutamadıklarınız veya pişmanlıklarınız, kalmadıysa eğer bir şeye inancınız. Bu Dünya sizin için çok boktan...

7 Ağustos 2014 Perşembe

Ali`nin Sekiz Günü

"Özür dilerim. Size bir şey sorabilir miyim?

Hayat neden bu kadar zalim?insanlar! insanlar neden bu kadar zalim? Yaşamak neden bu kadar zor ve neden bu kadar güzel? Ve vazgeçilmez? Peki, insanların birbirini anlamamak için bu büyük çabası neden?

Karım!
Karım bana çok kızıyor. Ona istediği gibi bir hayat sunamadığım için. istediği gibi bir adam olamadığım için.

Çocuklarım!
Çocuklarım da bana çok kızıyor. Onlara bilgisayar, elbise, ayakkabı alamadığım için.

Patronum.
Patronum sürekli alaycı bakışlarla beni izleyerek ne kadar işe yaramaz bir adam olduğumu günün her saatinde bana hatırlatıyor. O da bana çok kızıyor. Çünkü ona çok para kazandıramadığım için.

Dostlarım, akrabalarım, arkadaşlarım! Beni adam yerine bile koymuyorlar. Onlar da bana kızıyor. Onların istediği gibi bir adam olmadığım için. Onları yemeğe götürmediğim için, onlara borç veremediğim için. Onlara ayak bağı olduğum için. Onların eğlendiği gibi eğlenemediğim için.

Devlet!
Devlet de bana kızıyor. Daha çok vergi veremediğim için. Arada bir "Ne oluyor?" diye sorduğum için. Yanlış partiye oy verdiğim için.

Biliyor musun? Her tarafım kanıyor. Acılar içindeyim. Düşünüyorum, onların istediği gibi bir adam olmak istiyorum ama beceremiyorum.

Dostlarıma, akrabalarıma, patronuma, karıma, çocuklarıma, "Üzgünüm" diyorum, "Sizin istediğiniz gibi bir adam olamadığım için özür dilerim" diyorum, duymuyorlar. Acılarımı, sıkıntılarımı, kederlerimi anlatıyorum, dinlemiyorlar.

Ben... Ben, "bana yardım edin" diyorum, kaçıyorlar. "Gelin biraz konuşalım" diyorum, masayı terk ediyorlar. "Ölüyorum ben" diyorum, "Ne zaman öleceksin" diye soruyorlar.

Lütfen bana söyler misin? Ne oldu? Bize ne oldu? Eskiden böyle değildi. Şimdi ne oldu? Neden insanların artık birtakım duygulara ve düşüncelere prim verecek zamanları yok? Neden bu kadar hızla koşuyorlar? Neden bir an bile olsun durup, hayatın, insanın, evrenin anlamı üzerine düşünmüyorlar? Ben acılarımı, sıkıntılarımı, kederlerimi onlara anlatırken neden beni dinlemiyorlar? Benim bütün bu düşlerim, arzularım, hayata dair imdat çığlığım onlara neden sahte geliyor? Sahici gelmiyor, samimim gelmiyor, neden? Neden? Neden, söyle bana. Neden? Ne olur bana yardım et. Yardım et bana. Lütfen... Lütfen...

Neden beni bu halimle kabul edip, aralarına almıyorlar? Neden beni sevmeleri için inanmadığım halde sürekli onların ilgisini çekip onlarla konuşmak zorundayım? Neden onların arasında bencil olmak zorundayım? Neden varolabilmek için rekabet etmek zorundayım?

Lütfen... Lütfen bana yardım et. Bana hayatta yaşamın sırrını söyle. Bak, biliyorsan o yolu, bana göster, lütfen. Çünkü ben artık yalnız yaşamak istemiyorum. Bana hayatta yaşayabilmem için güç ver. Neden ben hayatta yaşamayı beceremiyorum, lütfen bana yardım et.

Özür dilerim, inanın özür dilerim. Beni bağışlayın. Kendi derdimle sizi üzdüm. Özür dilerim... Özür dilerim... Özür dilerim...

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Cemal Süreya

Aşk yok gayri memlekette. Cemal Süreya beri gideli.
-Can Yücel

Tanrı bin birinci gece şiiri yarattı
Bin ikinci gece Cemal`i
Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı
Başa döndü sonra
Kadını yeniden yarattı
-Ülkü Tamer

AŞK


Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karakoy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.


Cemal Süreya

Üvercinka

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu 
                                                              kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
                           Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
                           Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
                           Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse 

                                                  değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna

                                                            diziyorlar
Bütün kara parçalarında
                            Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
                           Afrika hariç değil


Cemal Süreya

Piyale

Sıra hep son kadehe geliyordu
Dudakların başkalarının masasında lâle
Ben boynumdaki ipe bir düğüm daha atıyordum
Peşinden başka gidecek yer yoktu
Seni artık hiç sevmediğim halde

Senin o eskisi olmamana imkân yoktu
Ama inadından yapıyordun bunu Cemile
İnattandı hep o içip içip gitmeler
Bense boşalttığın kadehleri satın alıyordum
Enayilik ettiğimi bile bile

Hele o çıkışın yok mu kapıdan
O Allahın belâsı herifle
Başkasının olmayı bir türlü beceremiyordun
Millet arkandan gülüyordu
Düştüğün hale...


Cemal Süreya

Sana giden Yollar Kapalı

Biliyorum sana giden yollar kapalı 
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni 

Ne kadar yakından ve arada uçurum; 
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi 

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm 
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini 

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım 
Ben artık adam olmam bu derde düşeli 

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya 
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki 

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi 
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği 

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda; 
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki 

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor 
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini 

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu; 
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri 

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım 
Bu böyle pek de kolay değil gerçi... 

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya; 
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki 

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa, 
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki 

İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem, 
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi: 

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu 
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri


Cemal Süreya


2 Temmuz 2014 Çarşamba

Siir Sokakta

Kapat defteri kitabı #şiirsokakta















Bu blogta sözü resimlere bıraktım.
Ama son bir uyarı


1 Temmuz 2014 Salı

Zühre Yıldızı

"Derler ki, aşk da unutulurmuş her şey gibi. Hem de yaşanıp bittikten, soğuyup küllendikten sonra değil, tam da doludizgin devam ederken unutulabilirmiş aşk. Neyse ki, Zühre yıldızı varmış göğün üçüncü katında. Halen âşık olup olmadıklarını ve eğer âşıklarsa kime âşık olduklarını hatırlayamayanlar, göğün üçüncü katına çıkıp, Zühre yıldızının elindeki aşk aynasına bakarlarmış. Baktıklarında gördükleri yüz, âşık oldukları kişinin yüzü olurmuş.
Derler ki, bazıları sadece zifiri karanlık görürmüş aynada. Böylelerinin hafızalarından şüphe etmeleri yersizmiş. Çünkü tekleyen hafızaları değil, aslında yürekleriymiş. " 

Elif Şafak - Mahrem

29 Haziran 2014 Pazar

Devrimci Şiirler

68 kuşağından 80 kuşağına seksenlerden Gezi Parkı`na kadar şiir, çoğu devrimcinin hayatının vazgeçilmez bir parçasıydı. Hemen her devrimcinin şiirler ile bir tanışıklığı vardı. Öyleki Nazım Hikmet şiirleri yüzünden vatan haini ilan edildi. O yüzden bu yazıma Nazım Hikmet`in şiiri ile başlamak istiyorum. İyi okurlar.

VATAN HAİNİ
 
 "Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
           hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

30 Mart 1972`de Hüseyin Cevahir`in Kızıldere`de katledilip(katletmek diyorum çünkü vucüdundan 10 dan fazla mermi çıkıyor.) Mahir Çayan`ın yakalanması ile birlikte Mahir Çayan`ın hücrede yazdığı şiirdir.

Cigaram elimi yakıyor.
Maltepe’de etrafı karanlığın cüceleriyle çevrilmiş marş söyleyen iki adalı.
İki adalının marş söyleyişinde silâhlar susar.
Maltepe’nin göbeğini derin bir sessizlik kaplar.
Dalga, dalga yayılır, ada’lıların erkek sesi, etrafa.
O anda iki adalının gözünde her şey silinir.
Karanlığın militanları küçülür…
Sanki biraz önce atılanlar tomson kurşunu değil, parmak cücelerinin minik okları.
O an ne binlerce güvenlik kuvveti, ne polis, ne zırhlı tugay, ne tomson, ne mitralyöz.
Her şey önemsiz, küçük ve etkisizdir. İki adalı için.
Adalıların korosu karanlık cücelerinde bir panik yaratır.
Yüzlerinde, ezikliğin, şaşkınlığın biraz da utancı izleri okunur.
Sanki ilahi bir kuvvet onların ellerini, kollarını bağlamıştır. Ta ki iki adalının marşı bitene kadar.
Adalılar sol yumrukları havada, pencerenin önünde boy hedefi oldukları halde ateş edemezler.
Garip bir andır bu an.
Bu an karanlık cücelerinin, insanlığa dönüş anıdır.
Cüceler konuşmazlar bile bu anı.
Büyülenmişlerdir iki adalının havaya kalkan sol yumrukları ile.
Ve kaybolup gitmişlerdir iki kişilik koronun nameleri arasında.
Koro susar, büyü bozulur, görevlerini hatırlar cüceler..
Eller tetiklere tarrrr………

Ve Cevahir'imi kalbime gömüp dönerim hain hücreme.

Yine Nazım Hikmet`in Denizler den yıllar önce yazdığı şiirdir. Bazıları Deniz Gezmiş`in bu şiirdeki delikanlı ile kendini özdeştirdiğini söyler.

Delikanlım!.
               İyi bak yıldızlara,
                          onları belki bir daha göremezsin.
     Belki bir daha
             yıldızların ışığında
                      kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..
     Delikanlım!.
               Senin kafanın içi
                               yıldızlı karanlıklar
                                                   kadar
                  güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
     Yıldızlar ve senin kafan
                       kâinatın en mükemmel şeyidir.
     Delikanlım!.
                Sen ki, ya bir köşe başında
                                     kan sızarak kaşından
                                                            gebereceksin,
                ya da bir darağacında can vereceksin.
                İyi bak yıldızlara
                             onları göremezsin belki bir daha...
     Delikanlım!.
               Belki beni anladın,
                                 belki anlamadın.
     Kesiyorum sözümü.


Ahmed Arif`in Anadolu şiiri de devrimin izlerini taşımaktadır


ANADOLU  

   Beşikler vermişim Nuh'a
   Salıncaklar, hamaklar,
   Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
   Anadoluyum ben,
   Tanıyor musun ?

   Utanırım,
   Utanırım fıkaralıktan,
   Ele, güne karşı çıplak...
   Üşür fidelerim,
   Harmanım kesat.
   Kardeşliğin, çalışmanın,
   Beraberliğin,
   Atom güllerinin katmer açtığı,
   Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,          
   Kalmışım bir başıma,
   Bir başıma ve uzak.
   Biliyor musun ?

   Binlerce yıl sağılmışım,
   Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
   Nazlı, seher-sabah uykularımı
   Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
   Haraç salmışlar üstüme.
   Ne İskender takmışım,
   Ne şah ne sultan
   Göçüp gitmişler, gölgesiz!
   Selam etmişim dostuma
   Ve dayatmışım...
   Görüyor musun ?

   Nasıl severim bir bilsen.
   Köroğlu'yu,
   Karayılanı,
   Meçhul Askeri...
   Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
   Sonra kalem yazmaz,
   Bir nice sevda...
   Bir bilsen,
   Onlar beni nasıl severdi.
   Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
   Minareden, barikattan,
   Selvi dalından,
   Ölüme nasıl gülerdi.
   Bilmeni mutlak isterim,
   Duyuyor musun ?
 
   Öyle yıkma kendini,
   Öyle mahzun, öyle garip...
   Nerede olursan ol,
   İçerde, dışarda, derste, sırada,
   Yürü üstüne - üstüne,
   Tükür yüzüne celladın,
   Fırsatçının, fesatçının, hayının...
   Dayan kitap ile
   Dayan iş ile.
   Tırnak ile, diş ile,
   Umut ile, sevda ile, düş ile
   Dayan rüsva etme beni.

   Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
   Namuslu, genç ellerinle.
   Kızlarım,
   Oğullarım var gelecekte,
   Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
   Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
   Gözlerinden,
   Gözlerinden öperim,
   Bir umudum sende,
   Anlıyor musun ?

Bu yazımın sonuna gelirken Yine Ahmed Arif`in olan "33 Kurşun"" şiirini de okumanızı tavsiye ederim. Şiir gerçekten uzun olduğu için koymak istemedim.

Şiirli Geceler :)

28 Haziran 2014 Cumartesi

Ahmed Arif Üzerine

Ahmed Arif en sevdiğim şairlerin başında geliyor. Öyle ki yolda yürürken, otobüste veya herhangi bir yerde sürekli mısraları dönüp duruyor başımın içinde. Bu şiirlerin arasında bir tanesi var ki, ne zaman okusam, hatırlasam, veya dinlesem her seferinde yüreğimin bam teli titrer.Eğer sıkı bir Ahmed Arif okuyucuysanız eminim ki herkes az çok tahmin etmiştir. Hasretinden Prangalar Eskittim. 

Hasretinden prangalar eskittim, ilk kez 1968 yılında yayımlandı. O tarihten günümüze defalarca baskı yaptı. Birbirini takip eden birkaç kuşak sosyalist ve devrimcinin ellerinde, sözlerinde ve şarkılarındaydı. Birçok kişinin acı tatlı hatıralarında unutulmaz özel bir yeri oldu.

 HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM  
  
Seni, anlatabilmek seni.
   İyi çocuklara, kahramanlara.
   Seni anlatabilmek seni,
   Namussuza, halden bilmeze,
   Kahpe yalana.

   Ard- arda kaç zemheri,
   Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
   Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...         
   Bir ben uyumadım,
   Kaç leylim bahar,
   Hasretinden prangalar eskittim.
   Saçlarına kan gülleri takayım,
   Bir o yana
   Bir bu yana...

   Seni bağırabilsem seni,
   Dipsiz kuyulara,
   Akan yıldıza,
   Bir kibrit çöpüne varana,
   Okyanusun en ıssız dalgasına
   Düşmüş bir kibrit çöpüne.

   Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
   Yitirmiş öpücükleri,
   Payı yok, apansız inen akşamlardan,
   Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
   Seni anlatabilsem seni...
   Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
   Üşüyorum, kapama gözlerini...


Ahmed Arif’i tanışmadan tanıdım!
AYDIN ENGİN

Bende 9 baskısı var. Dokuzuncu değil dokuz ayrı baskısı. Birinci, bir arkadaşa armağan edilmiş, bir tane daha alınmış. Polis evi basıp Marx’ın, Engels’in yanı sıra Ahmet Arif’i de götürmüş. Bir tane daha alınmış. Sevgilin armağan etmiş, iç sayfaya incecik bir soru düşmüş: “Uğruma ölümlere gidip gelir misin?” Bir başka baskısı: Elden ele geçerken lime lime olmuş, kapağı kırılmış. Sonra ben el koymuşum; Selimiye Askeri Cezaevi’ndeki ‘komün kitaplığı’ndan tırtıklamışım. Almanya’daki on iki yıllık siyasal göçmenlik günlerinin boğuntusunu kırmak için Türkiye’den onu istemişim. Bir arkadaşım 12 Eylül koşullarına meydan okumuş; Dale Carnegie’nin Dost Kazanma Sanatı adlı ‘masum’ kitabının kapağının içine gizleyip yollamış.
Şiire gözünü Nâzım Hikmet’le açan ve ondan başka şair tanımamayı marifet sayan ’68 gençliği’ne -galiba- Ferit Öngören cevap vermiş: “Nâzım ovaların şairidir, Ahmet Arif dağların…” Koca bir kuşağın epey büyük bir kesimi Ahmed Arif’le 12 Mart hapishanelerinde tanışmış. Maltepe Askeri Cezaevi’nin duvarları eminim hâlâ Haberin var mı taş duvar/ Demir kapı, kör pencere dizeleriyle meydan okuyanların sesleri yankılanıyordur. (Merhaba Harun Karadeniz!)
Ve şairin kendisi… Ankara Yenigün gazetesindeki arkadaşlarla bir rakı sohbeti. Gazetenin düzeltmeni de gelmiş. Kel kafalı, suskun ve somurtkan bir adam. Söz şiirden açıldı. O, susuyor. Söz, arkadaşların muzip gülücükleri eşliğinde Ahmed Arif’e geldi. O, susuyor. Ben “Ankara’nın İncesu Deresi’ne onun dizeleriyle vurgunum ve o dere Ankara’nın neresinde bilmiyorum. Hatta öyle bir dere var mı, onu da bilmiyorum” dedim. Suskun ve somurtuk adam, “Bir gün gel de sana göstereyim” dedi. Boş bulundum, “Biliyor musun sahiden” diye sordum. O “İyi bilirim” demekle yetindi. Sonra sohbet başka dallara atladı. Gece evinde kaldığım arkadaşım zalim bir gülücükle dalgasını geçti: “O adam Ahmed Arif’ti” dedi. Yazık, ben, Ahmed Arif’i tanışmadan tanıdım!

Okunmadıysa büyük eksiklik
TUĞRUL ERYILMAZ

O dönemi hatırlayalım. Marksizm ve Egzistansiyalizm, Çimento, Paris Düşerken gibi kitaplar okunuyor. Nâzım Hikmet’ten başka şair pek ciddiye alınmıyor. Ve birdenbire, şimdi tam hatırlamıyorum, ya şair Özkan Mert ya da Hüseyin Cevahir bana bir şiir kitabı veriyor. 68 sonlarına doğru olmalı. Benim gibi, maalesef şiirden fazla anlamayan biri bile kitabı aylarca elinden bırakamıyor, dönüp dönüp tekrar okuyor. Adı, Hasretinden Prangalar Eskittim. Kim bu Ahmed Arif? Tek bildiğimiz yaşlı (40′ını geçmiş ya) ve Kürt olduğu. 10′lu yaşların sonunda olan bizler bu aşk ve kavga üzerine inanılmaz sözler söyleyen adamın ölünceye kadar hayatımızda kalacağını o çağımızda bile anlıyoruz. Bir de Ahmed Arif’in kitabının çıkışının ardından Ankara SBF’ye gelip şiirlerini okuduğu geceyi hiç unutamam. O sert yüzün altında müthiş sevecen bir yürek. Bizle sohbet edip abuk sabuk sorulara cevap vermesi. İyi ki onu okudum ve gördüm. Hasretinden Prangalar Eskittim eğer okunmadıysa bu hayatta ciddi bir eksikliktir, dersem inanın bunda bir gram abartma yoktur.

Ayçiçeği ve Güneş

Ayçiçeği güneşe aşık olunca, gülmekten kırılmış bütün bitkiler. "Güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile ayrılmaz. Kudretli ve ulaşılmazdır. Sen kim, o kim. Vazgeç bu sevdadan" demişler hep bir ağızdan. Ayçiçeği sesini çıkarmamış. Sevdalı gözlerini dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış.

Uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ayçiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. Önce geçici bir heves sanmış ama zamanla yanıldığını anlamış. Ayçiçeği öyle inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşıdıysa, yılmadan usanmadan o yöne çevirmiş başını.

Derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ayçiçeğini. Daha ay çiçeğinin üzerinde simsiyah duman tüterken, insanlar akın etmişler olay mahaline. "Yaşasın!" demiş içlerinden biri. "Şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı."

Aynı gece televizyonun karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken, çitlemişler ayçekirdeklerini.

Elif Şafak - Mahrem

26 Haziran 2014 Perşembe

Bir Sokağım Olsun İstiyorum

Bir sokağım olsun istiyorum elinde okuma kitabı olmayanların giremediği, birsürü papatya ve nergis satan bir teyze, erik incir karpuz satan bir amca olsun. Saat ikiye kadar çalışsın herkes ikiden sonra anlaşmış gibi bir nehir kenarına veya büyük bir çınar ağacının altında edebiyat yapsınlar gün içinde okuduğu kitaplardan konuşsunlar en az 3 çocuk değil en az 3 şiir bilsinler, okusunlar birbirlerini. Mahallenin gençleri şiir yazılmadık duvar bırakmasın hiç. Farklı ırktan m...ezhepten birsürü insan olsun ama gerek duymasınlar bunu sormaya her evin balkonu çiçeklerle dolu olsun ev anahtarları hep dışarda olsun birbirlerine güvensinler her konuda guvensinler ki mutlu olsunlar ( güven eksikliği ne demek kendimden biliyorum çünkü:) ) Küçük küçük çocuklar eksik olmasın hiç sokaktan, bahçeden. Erkekler efkar dağıtmak için kıraathaneye gitsin çay icsinler orda bol bol hatta kahveyi bile çay bardağında içsinler hep mutlu olmasınlar acı nedir bilsinler bilsinler ki mutluluğu da bilsinler sonra bir kuş cıvıldasın göğe baksınlar Turgut Uyarın şiirini mırıldansınlar bütün dertleride kuş misali gibi uçup gitsin. Bende size balkonu geniş olan en sevdiğim renk olan kırmızı bir evin penceresinden mızıka çalayım sesim güzel olsaydı durmadan şarkı da söylerdim sesim kötü ama yine söylerim tek fark etrafımda bulunan kişi sayısı olur da neyse:) Sonra hep birlikte denize bakan evler gibi, merdivenlerden üçer beşer çıkan çocuklar gibi neşeli olalım:)

24 Haziran 2014 Salı

Özdemir Asaf Üzerine

Kim o deme boşuna
Benim ben
Öyle bir ben ki kapına gelen
Baştan başa sen

Özdemir Asaf bana göre yalnızlığı en iyi anlatan şairlerden birisi. Şiirlerini yazarken tamamen özgür biçimde yazar, hiç bir şey onu kısıtlayamaz. Örneğin istiyorum değil de isteyorum yazarak sözlüklerle bile kısıtlamamıştır kendisini.

Kızının anlattığı bir şiirinin öyküsü şöyledir:
Bir gün, Caddebostan'da, bir cafede ailesi ile birlikte otururken bir kâğıda satırlarca bir şeyler yazmış. Daha sonra her zaman yaptığı gibi elemeye bazı satırları çizmeye başlamış. Çizmiş, çizmiş, çizmiş ve bütün o yazdıklarından en baştaki ve en sondaki satır kalmış geriye:

“Her şeyi süpürebilirsiniz,
sonbaharı süpüremezsiniz"


Her şairin/yazarın hiç bitmeyecek aşkları illa ki de vardır:
“İnsanlar gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları severler, gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara âşık olurlar” dedi, “Özdemir Asaf, bir kadına sevdalı!” dediler, gizli gizli ya da aleni.
O kadın Lavinia oldu, Lavinia bir şiir oldu kaleminde, şiir ise unutulmayacak bir şarkı Feridun Düzağaç’ın sesinde:

"Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal

Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
İncinirsin

Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme Lavinia
Adını gizleyeceğim
Sende bilme Lavinia"

Yine yalnızlık üzerinde yazdığı bu şiir de unutulmamıştır

Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan..
Dışından anlaşılmaz.

Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan..
Paylaşılmaz.

Bir düşün'de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz..

Yalnızın Durumları II

Yanar
Sobasında
Yalnız`ın
Üşüyen
Bakışları.

Lambasında
Karanlığa dönük
Bir ışık
Titrer
Sönük-sönük.

Penceresi
Dışına kapanmıştır,
Kapısı
İçine örtük.

Ne bizim yalnızlığımız biter ne de Özdemir Asaf`ın yalnızlık üzerine şiirleri. O yüzden bu bloğu burada bitirmek zorunda kalıyorum. Ha son olarak

"Yalnız hem bilgesi, hem delisidir kendi Dünya`sının"

Şiirli akşamlar :)


Milyon Kere Ayten

Herkesin hayatında bir Ayten`i vardır. Kimisi kavuşur Ayten`ine kimisi kavuşamaz. Bütün canlılar çeşitliliğini arttırmak için, kendinden en farklı, en uzak olanına aşık olurmuş. Belki de aşk, bu yüzden bu kadar acıtır. Belki de aşk, bu yüzden kavuşunca güzeldir.

Ben bir Ayten'dir tutturmuşum
Oh ne iyi Ayten'li içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum
Ayten üstüne
Saatim her zaman Ayten'e beş var
Ya da Ayten'i beş geçiyor
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor
Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
Günlerden Aytenertesidir
Odur gün gün beni yaşatan
Onun kokusu sarmıştır sokakları
Onun gözleridir şafakta gördüğüm
Akşam kızıllığında onun dudakları
Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
Bir kadehte sizinle içeriz Ayten'li İki laf ederiz
Onu siz de seversiniz benim gibi Ama yağma yok
Ayten'i size bırakmam
Alın tek kat elbisemi size vereyim
Cebimde bir on liram var
Onu da alın gerekirse
Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem
Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
Parasızlık da bir şey mi Ölüm bile kötü değil
Aytensizlik kadar
Ona uğramayan gemiler batsın
Ondan geçmeyen trenler devrilsin
Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
Kapansın onu görmeyen gözler
Onu övmeyen diller kurusun
İki kere iki dört elde var Ayten
Bundan böyle dünyada Aşkın adı Ayten olsun

Ümit Yaşar Oğuzcan

Ne mutlu, Ayten olabilenlere :)

Şiir ve İnsan

Gizli şiir sayısı, gizli işsiz sayısından az değildir

Hemen herkes hayatının bir bölümünde şiire merak sarmıştır. Kimisi için geçici bir hevesken bu kimisi içinse bir hayat biçimi olur. Şiir, insanın kendini dizelerde kaybetmesidir. Öyle anlar olur ki sevdiklerimiz satır aralarından bize gülümseyeme başlar. Kendimizi kaybettiğimiz an sevdiklerimizi bulmuşuz demektir.

Söylesek te,sussak ta bu yaşamda,şiirle insanın birbirinden ayrılması mümkün değildir.Daha doğarken agu-agu gibi şiirsel seslerle başlarız yaşamaya,Hiçbir şey söylemeden annelerimize ya da sevgilimize olan bakışlarımız,sessiz bir şiirdir aslında.Yolda mırıldanırken ya da bir şarkı tutturmuşken kim bizi şiirden ayırabilir.Hazla baktığımız bütün güzelliklerin içimizdeki şiirini yaşamayan var mı?Susup ta dinlediğimiz her şey bir şiir değil midir?Hele genç kızların gözleri,evrenin en mükemmel şiirlerini yazar.Tabi okumasını bilen erkek bulabilirlerse.Şiirin balta,rende,törpü,tırpan keser gibi yontucu aletleri vardır.Evrenin bütün hoyratlıklarını
Düzeltmek ve sanatsal bir birey yaratmak için çırpınır durur.Bu tornaya girmeyenin vay haline.Şiir,evrenin en cesur olgusudur,En çok şairlerin öldürülmesine karşın o,cesaretini asla yitirmemiştir.Çünkü şiir,gerçek insan demektir.Yani şiirsel duygularımız olmasa,bizi olur-olmaz herhangi bir çöplük bile kabul etmez.
Şiir,şair ya da ozanlar tarafından yazılan KISA,ÖZLÜ ve ANLAMLI dizelerdir.Aslında şiir bir semboldür.Sanat dallarının içinde sadece şiirde,ŞAİR ve OKUR birlikte düşünür.Yani şiir yutulması gereken hazır bir lokma değildir.Günümüz evreninde artık daha çağdaş olan serbest şiir kullanılmaktadır.Uyaklar aralara serpiştirilir.Şair aruz, uyak redif gibi kavramlarla uğraşırken,özsel olmayan bir çok dolgu kullanmak zorunda kalacaktır.Oysa şiir,daha önceden kimsenin söylemediği,kullanmadığı ,bireyin tamamen özünden fışkıran söylemler olmalı.Şair,içinden geldiği gibi,ya da tasarladığı bir yaşam gibi serbestçe şiirini haykırabilmeli ya da yazabilmelidir.

Şiir, İnce ince soğan doğramak gibi. Çok eğilmişseniz üstüne, yaşarır gözleriniz.